|
Merhaba Sevgili Ziyaretçilerimiz,
Geçen hafta bir köylümüzden aldığım mailde çok güzel bir makale vardı. Makaleyi okuduğumda çok ayrıntılı ve güzel analizler yapılmıştı. Bu makaleyi 3 veya 4 bölüm halinde sitemizde yayınlamaya karar verdim. Umarım sizlerinde hoşuna gider diyerek, makale üzerinde değişiklik yapmadan sizlerle paylaşıyorum.
Sevgili Ziya’cığım; öncelikle seni böyle bir siteye verdiğin emekler ve hemşerilerimizle ilgili güzel düşüncelerinden dolayı kutluyorum. Havaalanında beklerken gördüğüm site’ne bir katre ile de katkıda bulunmak istedim, bu arada da sekiz saatlik yolculuğu fırsat bilerek senin aracılığınla köylülerimize biraz mesaj vermek istedim. Şunu belirtmeliyim ki aşağıda yazdıklarım öncelikle beni bağlar, bir kısmı verilere, bir kısmı gözlemlere ve bir kısmı da şahsi yorumlarıma dayanır. Bir anlamı olsun maksadıyla yazının başlığına “KARABAĞDAN AVRUPAYA ” adını vererek başlıyorum.
1. Karabağ’dan Avrupa’ya: GÖÇ
Göç aslında bir dinamizm kavramıdır. Tarih boyunca tüm göçler büyük tarihi sonuçlar doğurmuştur. Bir taraftan da senin sitenin logosunda olduğu gibi “gurbet”, “sıla”,”hasret”, “kavuşma” gibi sonuçları da beraberinde getirmiştir. Benim bildiğim kadarıyla asıl göç 1800’lü yıllarda Karabağ’ın (Şimdiki Ermenistan işgalindeki Azerbaycan toprağı Karabağ’dan bahsediyorum) Gence şehrinden başlamış, o zaman Ruslara karşı savaşırken başlarındaki paşanın şehit düşmesiyle, o bölgede dayanmayacağını düşünen Karabağ Türkmenleri göçe karar vermişler. Bir kısmı Adana’ya, bir kısmı Konya’ya, bir kısmı bizim olduğumuz Emirdağ ve havalisine, bir kısmı Sandıklı ve havalisine Sultan Abdülaziz döneminde yerleştirilmiş diye biliyorum. Konya da karşılaştığım kendini karabağlı diye addeden bazı sülalelerle tanışmıştım, yaşlıları lehçe olarak bize benzer bir ağız kullanmakta ve göç hikayesinin benzerliğini doğrulamışlardır. Davulga da başlayan ilk yerleşim bademli ve köylerle devam etmiş diye biliyorum.
Sonraki yıllar hepimizin malumu. Bu hikaye de bana ilginç gelen başka bir şey ise 1998 yılında bir Birleşmiş Milletler Refugee dergisinin yazarıyla Karabağ’a gittiğimizde insanların fizyonomi olarak bize çok benzediği, ayrıca Rusçadan etkilense bilen bazı bize özel terimleri aynen kullandıklarını gördüm. Mesela, biz çocukken köyde kabul etmek anlamında “qayıl gelmek” derlerdi, bu ve benzeri bir çok ağzın onlarda da olduğunu görmüştüm. Demek istediğim Karabağ’dan başlayan bir göç Avrupa’nın çeşitli şehirlerine doğru akarken, yolda kazandıkları, kaybettikleriyle beraber sürüp gidiyor. Ama göçün ilk başladığı yerdeki Karabağlılar bizi çoktan unutmuş. Ki bizimde onları hatırladığımızı kimse de iddia etmiyor zaten. Ayrıca göçün bir öncüsü olduğu gibi arkası da vardır. Şu andaki arka nokta şimdilik Yeniköy, davulga ve havalisi gözüküyor. Tabii sonunu Allah bilir ancak genç/yaşlı oranına bakılırsa göçün ardının kopması da çok uzun olmayacak gibi.
2. Karabağ’dan Avrupa’ya: TOPRAK REFORMU:
Bu döneme bence yeniköy’ün altın dönemi desek yerinde olur. 1900 yıllarda, Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinde endüstri öncesi tarım toplumunu yaşayan atalarımız, geniş Anadolu topraklarını gönüllerince demeyeceğim, güçleri yettiğince ekip biçerek yaşamışlar. Kimsenin kimseye sen niye burayı ekip biçiyorsun demediği, herkesin ancak gücüne göre ekip biçtiği, at ve saban dönemi Cumhuriyetin ilk yıllarında mekanizasyona dönüşüp traktör alanın alabildiğine ekmeye başlayacağı dönemde TOPRAK Reformu geliyor ve 1960 yıllarda tapu kadastro boş olan arazileri öncelikle evli babalarımızdan başlayarak tapuluyor. Bu paylaşım evlilerin geçimini sağlayacağı kadar 120 dekarlık bölümler şeklinde yapılıyor. Evli olmayan bir şey alamadığı gibi, bir nesillik dönemde bu tarlalar oğullara paylaştırılacağı dönemde kişi başına düşen arazi daha da azalıyor. Bu toprakların bu insanları besleyemeyeceği görülüyor.
3. Karabağ’dan Avrupa’ya: II. DÜNYA SAVAŞI VE YENİKÖY:
Şimdi ne alakası var demeyin; anlatacağım. Avrupa II dünya savaşında iş gücü ve genç nüfusunun çoğunu kaybederken şu özeni göstermiştir. Savaşa az vasıflı elemanları gönderirken günümüzde beyaz yaka diye tanımlanan doktorunu, mühendisini, sanatkarını, usta başını v.b kalifiye insanın korumayı başarmıştır (Çanakkale bir destandır, ancak birde Çanakkale’ye 250 bin doktor, mühendis, öğretmen gibi memleketin kaymak tabakasını şehit olarak gömdüğümüzden 100 senedir belimiz yeni yeni doğruluyor). Hatta savaşın sonlarına doğru Almanya savaşı kaybedeceğini anladığında ikinci bir seçim yaparak kalifiye elemanlarına ilaveten sağlıklı askerleri de seçerek şu ifadeyle geriye göndermiştir. “Biz savaşı kaybettik; bari siz gidip yeni Almanya’yı kurun” diyerek. Savaş 1945 de bittiğinde Almanya önce kendi yaralarını sarıp, tabir-i caizse ortalığı 15 senede topladıktan sonra fabrikalarını çalıştırmaya başladığında beyaz yaka var ama, mavi yaka yok. İş gücü savaşta ölmüş durumdadır. Çare olarak o zaman II. Dünya savaşına girmeyen Türkiye Cumhuriyetini görür ve 1961 yılında Türkiye İşçi bulma kurumuna başvurarak “geçici işçi” talebinde bulunur. İşçi bulma kurumu da bunu radyolarda duyurarak halkı bilgilendirir. Aslında bu duyuru, bilimsel anlamda tam bir “doğal seleksiyon” olayıdır. Halinden memnun olmayan, toprağı olmayan, zor geçinen herkes ve birazda macera sevenler için bir umut olur bu olay. Zaten Avrupa’ya seyahatin ilk tanımı nedir ? “Biraz para kazanmak, köyden geçinecek kadar toprak almak”. Çünkü köydeki nüfus dengesi taşıma kapasitesini çoktan aşmış belirli aileler dışında o topraklarla(40-50 dekar, 1970’lerde ki nesil için) o günün şartlarında geçinmek imkansızdır. Bilimsel anlamda olaya bakıldığında populasyon dışa göç vermek zorundadır. Bu göçün tetikleyicisi bu işçi bulma kurumu radyo duyurusu olur. Sonra 1. Nesil Avrupa yolcuları önceki İstanbul Unkapanı’ndaki İşçi Bulma Kurumuna, sonra sağlık muayenesine sonra da Sirkeci Garına uğrar. Sonra ver eline Evropa.
YAZAN: ESKİ KÖYLÜ
DEVAMI HAFTAYA
|
Ömer Koşar
mazhar alhan belcika
mazhar alhan belcika
karabagli43
Mevlüt ALHAN
ziya
ramazan alhan
ziya